Giresun, Görele, Daylı Köyü - Özlemin Bittiği Yerdesiniz... Anasayfa    |    İletişim
Daylı Köyü
Anasayfa | Haber Ara | Chat | Foto Galeri | Videolar | Anketler | Z.Defteri | Sitene Ekle |

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

DÖVİZ

  Döviz Alış Satış
  Dolar 9.1993 9.2159
  Euro 8.0330 8.0861

HAVA DURUMU

İpek Yolu İle Yolculuk

Okunma  Yazar : Halil Cındık
Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 2674
Tarih  Tarih : 29 Haziran 2010, 19:11

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Yaşadığımız Asra baktığımızda, Ülkemizin en fazla insan göçü veren üç ilinden bir tanesidir Giresun… İstatistiklere göre Sivas ve Kastamonu illerinden sonra üçüncü sırayı teşkil ederken, Tarih boyunca Giresunlumuz için göç; Gurbettir. Hasrettir. Özlemdir. Vatandır. Topraktır. Şarkıdır. Türküdür. Ezgidir. Ağıttır. Ve bazen de acı’dır…
Acaba? Büyüyüp-yetiştiğimiz köyümüzden-kentimizden, Şimaldeki izleklerden yürünerek tarihi ticaret yollarına (buna kısaca para ve geçim yolu da diyebiliriz.) ve uzak diyarlara nasıl ulaşılmıştır… Doğduğumuz topraklar niçin terkedilmiştir... Atalarımızın ve dedelerimizin mezarlarından niçin bu kadar uzaklaşmışızdır… Eksik olan materyaller nelerdir. Uzaklardaki bayram sabahlarının hüznü niçin üzerimize kara bir bulut gibi çöker, yeni ufukların gereksinimi nedendir diye usa vurduğumuzda, derin bir oh! Çekerek; İşin, aşın ve geçim sıkıntısının yanında, gelecek kuşaklara daha iyi olanaklar bırakabilme telaşının yattığını görürüz. Maslow’un “Hiyerarşik Düzen Teorisinde” (Yaşam merdiveni) görüldüğü üzere;
1 – Yeme-içme ihtiyacı ( Temel ihtiyaçlar)
2 - Güvenlik, Kendini koruyabilme, Barınak (Ev) ihtiyacı
3 - Aidiyet, sevgi, saygı, toplumun herhangi bir katmanına üye olmak
4 - Kariyer edinmek
5 - Kendini gerçekleştirmek, (Aşmak) herkesin seviyesine inebilmek, her şeye
Olumlu bakabilmek ve başkaları için iyi şeyler düşünebilmektir.

Denildiğinden; insan yaşamının her evresinde yaşam merdivenlerinin tek-tek çıkılabilmesi ve hayatın ikamesi için, Atalarımız uygun zeminleri ve mekânları araştırıp-bulmaya çalışmışlardır. Bizler de, eski kuşakların göç hakkındaki tecrübelerini, Göç yollarını ve bu yollar üzerindeki eski Ticaret merkezlerinin yerlerini, kuruluş nedenlerini, zaman boyutunda göçlerin hangi değişimlere uğrayarak bu güne kadar süre geldiğini çok merak etmişizdir...
Tarih boyunca göçlere baktığımızda, yine ilk göçerlerin biz Türkler olduğunu belirtmeden geçemeyiz. Türk milleti; Türk soyundan ve Alp ırkından gelmiştir. M.Ö.5000’lerde Bizim ırkımız olan Alp ırkının bir kolu İlk ( Ata) yurtları olan, (Avrupa’yı Asya’dan ayıran bölge) Ural dağları Bölgesinden ayrılarak Maveraünnehire; Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Siri derya) ırmaklarının arasındaki bölgeye, yani iki nehir arasına yerleşmişlerdir. Bunlar; “Tur” soyundan gelen ilk Türk grubu olduklarından, “ Proto Türk” veya “ön Türkler” adıyla anılmaktaydı… Daha sonra Proto Türk Tur’lar göçmeye devam ederek, güneye Mezopotamya’ya (Dicle ve Fırat ırmaklarının suladığı bölge.) girmeye başlarlar. (M.Ö.5000–4000 ön-Sümerler, Kaynak: Türk Dünyası araştırmaları Nisan 88/ 53.sayı.)
Günümüzde; Soydaş ve kardeş devletlerimiz Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan topraklarını oluşturan Maveraünnehir bölgesi; daha çok “iki nehir arası” olarak anılırken, diğer bir deyişle “Nehrin öte yanı” anlamına gelen” Çay ardı” olarak da söylendiğini tarihi kayıtlardan biliyoruz…
Çay ardı; Tarihi ipek yolunun merkezlerini teşkil eden, Türk Beyliklerinin yaşadığı, Semerkant, Buhara, Baykent ve Talkan gibi zengin şehirlerden oluşuyordu…
Atalarımızın yedi bin yıllık tarihi yolculuklarından ve göç karakterlerinden yola çıkarak, insanoğlunun yaşadığı ve yaşayacağı zaman aralığında, hayatını ikame ettirebilmek için göç ve refah mücadelesini hep devam ettirdiğini, bundan sonra da artan bir trentle devam ettireceğini görmekteyiz.
Zaman boyutunda tarihle yolculuk yaptığımızda; Yeme–içme ve Barınma amaçlı göçlerin dışında, Ticaret amaçlı göçlerin en geniş kapsamlısına “İpek Yolunda” tanık oluruz.
Uzak doğunun; İpek, baharat, Porselen, kâğıt ve madenlerinin yanında, Yine; İnci, Kehribar, mercan gibi değerli taşlarını, Avrupa ya satmak için İpek yolunun 19.yüzyıla kadar etkin bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.
M.Ö.1V.yüzyıldan itibaren (2000 yılı aşan tarihiyle) Çin’in Şian kentinden başlayıp gelen İpek Yolu, Özbekistan’ın Kaşkar kentinde ikiye ayrıldıktan sonra Anadolu ya uzanırken;
Birinci güzergâh: İran, Mardin, Diyarbakır, Antalya, İzmir, Nevşehir, Konya, Ankara, Kayseri, Malatya gibi illerimiz ile Trabzon, Gümüşhane, Erzurum, Sivas, Tokat, Amasya, Kastamonu, Adapazarı, İzmit İstanbul, Edirne üzerinden giderek batıya ulaşır.
İkinci güzergâh: Deniz kullanılarak Batum-Trabzon-Sinop-İstanbul-Bursa-Venedik (İtalya ) üzerinden giderek bütün Avrupa’yı dolaşan İpek yoludur…
Bizim önemsediğimiz, İpek yolunun Ülkemizdeki güzergâhları üzerinde tespit edilen önemli kavşaklara, Atalarımızın ticareti canlandırmak, kültür alış-verişinde bulunmak amacıyla her 30–35 km. menzilde yaptırdıkları, ( Kervanlarla 8–10 saatte ulaşılabilecek uzaklıkta ) her biri ayrı-ayrı birer Kültür abidesi olan Hanlar, Hamamlar, Kervansaraylar, Küllüyleler, Medreseler, Kemer Köprüler, Camiler ve Çeşmelerdir.
Sayıları sadece ikiyüzü aşan Han ve Kervan sarayların büyük bölümünün Anadolu Selçuklular döneminde 13.yy. da (Alaattin Keykubat ve Gıyaseddin Keyhüsrevlerin Saltanat dönemleri başta olmak üzere) yapıldığını görmekteyiz. Anadolu ya Türk damgasını vuran bütün bu kültür hazinelerimizle ilgili yapılanmalar zaman-zaman sekteye uğramış olsa da 19.yüzyılın başına kadar sürdürülmüştür. Önemli Devlet adamları ve hayırseverler tarafından İpek Yolu üzerinde kalın duvarlarla yaptırılan dışa sağır büyük yapılara “Han”, Han’ların daha büyük olanına ve Sultanlar tarafından yaptırılanlarına ise “Sultan han” denilirdi.
Selçuklu Taş süsleme sanatının tüm özelliklerini yansıtan ve Anadolu’nun en önemli kavşak noktalarını teşkil eden, Alış-veriş amaçlı olmakla beraber, gerektiğinde savaş amaçlı da kullanılabilen bu Hanlar ve Kervansaraylar; yerli ve yabancı Kervanları mallarıyla birlikte, her türlü ihtiyaçlarını karşılayarak üç gün boyunca misafir ederlerdi…
Bu büyük ölçekli tarihi ticaret merkezlerinin İçinde; Bezirgân, (Tacir) Seyyah, Çerçi ve Keşişlerin kalabileceği dinlenme odaları, erzak depoları, dükkânlar, yemekhane, mescit, Kiler, Ambar, Doktor, Nalbant, berber, koşum takımı, tandır, çeşme, At tavlası ve üç bin kadar hayvanın barınabildiği ahırlar teşkil edilmişti.
Hizmetle ilgili bütün masraflar Devlet ve Vakıftan karşılanırken, oldukça büyük avluların ortasında sizi bekleyen bezenmiş Taç kapıdan içeri girilen bu Han’ların alınlıklarında, hangi devire ait olduğunu, kim tarafından, kimin adına yaptırıldığını belirten kitabeler mevcuttu. Dış destekli kulelerle bütünleşen dışa kapalı sağır duvarları ve geometrik bezemeleriyle iç ve dış avludan oluşan bu Han ve Kervansarayların en önemlileri,
1--Obruk han, Zaza han –KONYA
2--Sultan han, Alay han, Ağzı kara han --AKSARAY
3--Sarı han – NEVŞEHİR
4--Şarapsa han, Kırgız han, Alara han – ANTALYA
5--Çardak han, Ak han – DENİZLİ
6--Susuz han, İncir han – BURDUR
7--Cinci han –KASTAMONU
8--Koza han—Pirinç han—Emir han –BURSA

Olup, kapısında bekçiler görevlendirilirdi. Hanın içine yerli-yabancı herkes, gece veya gündüz mal ve eşya sayımları yapıldıktan sonra edilirlerdi.
Gece dışarı kimse bırakılmaz, gitmek isteyenler de sabaha bekletilirdi. Hancı tarafından tellal bağırtılıp, herkes uykudan uyandırıldıktan sonra mal sayımı yapılırdı. Mal sayımı sonucunda herkesin eşyası ve malının tamam ve yerinde olduğu anlaşıldıktan sonra kervan ve yolcular ancak serbest bırakılırlardı.
Emanet mallarda eksik ve noksanlık var ise araştırılıp bulunur, şayet bulunamamışsa Hancı tarafından değeri ödenirdi.
Han’a giriş yapanların ticari malları, güvenceye alındıktan sonra, çıkış yaptıklarında hiçbir ücrete tabi tutulmadan tam ve sağlam olarak geri iade edilirdi. Bu günkü “Vergi ve gümrük” sisteminin öncülüğünü oluşturan bu durum; “Devlet Sigorta Sistemi ile Gümrükleme sistemindeki Vergi İndiriminin” Tarihte ilk kez İpek yolunda gerçekleştirildiğini bizlere gösteriyor… Anadolu’nun kilit noktalarında bulunan bu hanlar, zaman-zaman çok yönlü hizmet vererek, Devlet erkânının, Seyirdeki Kolluk güçlerinin, Posta teşkilatı kuryelerinin konaklama yeri olarak ta kullanılmıştır…

RİVAYETE GÖRE
Günlerden bir gün, Han’ da geceleyen bir seyyah sabah kalktığında tavladaki yüzlerce At’ın arasında kendi At’ını tanıyıp-bulamaz. Geri dönüp Hancıya; “ Heyttt. Herkes At’ını alsın, Ben, benimkini vuracam” diye bağırır. Hancı hemen tellal bağırtır. Herkes At’ını sahiplendikten sonra, geriye kalan at’ı alan seyyah; At’ını bulmanın sevinciyle silahını çıkarıp, iki el-de havaya ateş açtıktan sonra biner sabah koşumlu At’ına, Fesini sallaya-sallaya gözden kaybolur…

Yine, buradaki hikâyenin tarihsel seyrinden yola çıkarak; Hanlardaki Tavla, Hara ve Ahırların çok büyük ölçekli olduğunu gözlemliyoruz…
Hanesinden ve Beldesinden uzaklaşan her insanın öncelikli işi; ( İşin boyutu hesaplanarak) bir yol haritası belirlemek olduğuna göre; Bizler de, Görele ve Giresun’un İpek yolu haritasındaki yerini değerlendirirken, Atalarımızın yol haritasına bakmak istiyoruz… Belgesel kaynaklarla, Göç ve Göçebelik verilerini ve hatta kuşaksal bir seyirle bizlere ulaşan büyüklerimizin anlatılarını değerlendirdiğimizde; hemen-hemen hepsinin İpek yolu güzergâhını bir kesitinden de olsa kullandıklarını görüyoruz. Ve birlikte zaman boyutunda yolculuğa çıkıyoruz…
Görele ve Giresun; Uzak Doğu’yu-Avrupa ya bağlayan tarihi “Deniz İpek Yolunun” (Çin-Özbekistan-Batum-Trabzon-Samsun-Sinop-İstanbul-Bursa-Venedik-İTALYA) boyutunun, Trabzon-Samsun aralığında yer almaktadır.
1950’li yıllara kadar ancak gemilerle dış ticaret merkezlerine ulaşabilen Göreleliler ve Giresunlular Deniz ipek yolunu kullanarak, Kömürün başkenti Zonguldak, Dünya ticaret merkezi sayılan İstanbul ile Bursa başta olmak üzere göçtükleri diğer birçok kente bu sayede kolayca ulaşmışlardır.
1989 yılında Doğu Bloğunun çökmesi ve “Türk Dili Konuşan Devletlerin” oluşmasıyla, Tarih boyunca Batıya yönelen ve artış Trendinde olan Giresun’daki Bölgesel göçün; nadiren de olsa son yıllarda Doğuya yöneldiğine şahit oluyoruz. Giresun ve Görele İnsanının Dünyanın her yerine ulaştığını, Ekmek kavgasını Yaban ellerde dahi; Bilgeliğiyle, Teknik iş gücüyle, bireysel erk’iyle ve başarıyla verdiğini gururla söyleyebiliriz.
Görele’nin nüfusunu oluşturan ve Oğuzun Çepni boyundan olan Atalarımızın, Akkoyunlu devletine kadar uzanan serüvenlerine bakarsak; Görele’ye, Konya, Tokat, Yozgat, Sivas, Erzurum, Gümüşhane üzerinden geldiklerini ve tarihi “Kara İpek yolunu” kullandıklarını görürüz. Bazı sülaleler Erzurum, Gümüşhane-Trabzon güzergâhından Görele’ye ulaşırlarken, Diğerlerinin ise, Tehcir veya kendi istekleriyle Tokat, Yozgat ve Sivas’tan göç edip, Gümüşhane-Torul-Tirebolu vadisini kullanarak Görele’ye indiklerini görürüz.


Son yıllarda İpek yolu üzerindeki bütün tarihi eserlerin restore edilerek, büyük ticaret merkezleri haline getirileceğini, iç ve dış turizme açılacağını, bu yolda yasal çalışmaların büyük bir bölümünün tamamlandığını da söylemeden geçemeyiz…
1987 yılında Yalova ve Termal üzerinden Bursa’ya uzanan resmi bir gezi esnasında gezme fırsatını bulduğum, Hala Türkiye’nin tek İpekçiler çarşısı olan, Bursa’nın Ulu camii ve Orhan camiinin arasında bulunan” Koza han” İpek yolunun tam merkezindeydi. l490 yılında Fatih Sultan Mehmet’in oğlu 2. Beyazıt tarafından yaptırılmış olan Koza han’a büyük bir avludan girilirken, mavi çinilerle süslü özgün Taç kapısı, sarmaşık kabartma figürleriyle insanı karşılıyordu.
Oldukça kalın payelerden oluşan taş direklerin araları, bezenmiş kemerlerle kol-kola girerken, iki kattan oluşan, 95 odasıyla, beş Asrı aşan misafirperverliğinin gururunu yaşıyordu.
Bu gün hala ipek ticaretinin yapıldığı büyük bir kervansaray olan Koza han, iç avlunun tam orta yerinde, simge durumunda olan bir şadırvan ve bu Şadırvanın üzerine inşa edilmiş görkemli mescidi ile görücüsünü beklerken, Şadırvana; mescidin direkleri arasını ören yüksek ve ferah kemerlerin altından giriliyordu.
Oval görünüm verilmiş çokgen direklerin uzantısında büyük payelerle yükselen mescidin gizli kemer ve petek bezemeli pencereleri hummalı bir görünüm sergilerken, Kozahan’ın doğusunda bulunan ahır ve depolardan oluşan, “Dış Kozahan” ikizi durumundaki Kozahan ile bütünleşerek el-ele Tarihi selamlıyordu…
Yine; iki sefer gezme fırsatı bulduğum, Şerife Bacının memleketi olan ve Cumhuriyet tarihimizden hemen öncesine kadar Sinop, Çankırı, Bolu topraklarını da içine alarak, Üsküdar önlerine kadar uzanan Karadeniz’in Eyalet şehri Kastamonu’nun İpek Yolu üzerindeki Safranbolu kalesine yaslanmış gizemli kervansarayı “CİNCİ HAN” görselliğini cömertçe sergiliyordu.
Safranbolu çarşısına açılan Taç kapısında,18.yüzyıl Türk kent kültürünün günümüzde yaşayan evleriyle kucaklaşan Cinci Han adeta İnsanı büyülüyordu…
Osmanlı taş mimarisinin bezemeleriyle süslü olan Kesme Sarı taşların; 15.yy.dan sonra kullanılmaya başlayan Yumurta akı, Kan, saman, kireç, pişmiş toprak, reçine, kum ve çakıl gibi malzemelerin karışımından oluşan “Horasan harcı” ile pürüzsüz zeminlerde buluştuğunu ve dantel gibi örüldüğünü görmüştük. Kervansaray 1645 yılında Cinci HOCA tarafından yaptırılmış, İç avluya açılan kemerlerin birleştirdiği muhteşem revak, iki katlı ve 25 odalı kervansarayı omuzlarında taşırken, gökyüzüyle bütünleşerek tuvaldeki manzarayı tamamlıyordu…
Yine, sevkle zaman ayırdığımız; İmparatorluğunun yüzlerce yapısal eserle, yaşayan bir tarih bıraktığı, herkesin takdirine şayan olmuş, dört asır boyunca da atalarımıza başşehirlik yapmış olan yedi tepeli Şehr-i-İstanbul’du…
Gezmeye doyamadığımız her köşesinde ayrı bir tarihi eserle karşılaşıyorduk. Kültürel miras olarak bizlere bırakılan Kervansaraylar, Camiler, Köprüler, Hastaneler, Medreseler, Kütüphaneler, Saraylar, Köşkler, Hamamlar, Sarnıçlar, Hayır evleri ve Külliyelerin birer parçası olan kapalı çarşılar saygıyı hak eden duruşlarıyla bizleri karşılarken, Bizde; Konuşan bir tarihi suskun-suskun dinlemenin mistik duygularıyla yoğrularak Görele Lisesindeki öğrencilik yıllarımızın Sanat tarihi derslerine kadar uzanmıştık…
Bütün bu eserlere yansıyan Türk töresini, örf, anane ve geleneğini gözlemlerken, Yüzlerce tarihi eserin alınlıkların da bulunan “ Kuş Köşklerinin,“ İnsan sevgimizin biraz ötelendiği günümüzde bizlere çok şey öğrettiğine inanıyoruz. Atalarımız kuş köşklerini alınlıklara itinayla yerleştirirlerken; bu maket köşklerin içine, pencere, saçak, kubbe, paye, sütun, sahanlık, âlem gibi yapı unsurlarını planlayıp, minyatür olarak sunmuşlardı...

Yapısal eserlerdeki, At, Kedi, Köpek ve Kuş barınaklarının görsel öğretisiyle; Irkımızın ve soyumuzun, Hayvan sevgisi ve saygısına, yaşadıkları zaman boyutunda vermiş oldukları değerden yola çıkarak; İnsani değerlere çok daha saygılı ve bağlı olduklarını anlıyoruz…
Vatan topraklarıyla Türk insanının işlevli birlikteliğini ve zaman boyutundaki yolculuğunu incelerken, Doğadaki taş ve kayaların sanatsal donatılarla bezenerek dil verip konuştuğunu ve tarihi mekânlara dönüşmüş olduğunu bu hazinelerle sık-sık buluşarak yaşamıştık. Ve yine, Atalarımızın tecrübe ve birikimlerinden oluşan Türk törelerinin bu sanatsal yapıların nezdinde yaşatılarak tarihin seyrine sunulduğuna vakıf olmuştuk.
Hocamızın deyişiyle; “ Bakmak” ile “Görmek” arasındaki derin çizgide İstanbul’la kol-kola yürümeye çalışırken, İstanbul’un herkese hitap eden güzelliğine, parıltılı gecelerine ve gecelerin gündüzleri alt eden erk’ine, Her türlü kültüre çanak tutan damak tadına, Temiz duyguları çırılçıplak soyan moda kültürüne, Kaygan zeminlerde günü-birlik yaşanan çekici saltanatına karşı;
Mesafeli durabilenlerle İstanbul’un birde öteki yüzüne bakabilmenin keyfini yaşamak ne güzel! Sefa’nın çekiciliği yanında, Vefa’nın kalıcılığını yeğleyenlerin mekânlarına varmak ne güzel!
1936 yılının gencecik PTT memuru Orhan Veli’nin, İstanbul’u gözleri kapalı dinlemesini hayal etmek ne güzel! İstanbul’un uzun saçlarına düşen aklarda kendimize ait olan değerleri aramak ne güzel! Alnına düşen kırışıklıklarda ressamın fırçasındaki ustalığı ve sanatsal zenginliği paylaşmak ne güzel! Kastamonu’nun çam ormanlarından gelen ladinlerin, Haliç koşumlu gemilerin kızaklarında tarihle bütünleşmesine tanık olmak ne güzel!
İstanbul’un avucunu kaplayan nasırların aynasında bize sunulan tarihi nimetlere şükretmek ve değerini bilmek ne güzel! Yine, en elit Hanlarımızdan olan tarihi ZAZA handa yırtık semeriyle yük taşıyan Erzurumlu Baba Ali’nin “Gel size bir çay alayım gardaş” deyişinde ki; sıcaklık ve küçük payelerle yakalanmış büyük mutlulukların yaşanması ne güzel... “Gönül Denilen Alan’ın” belki dünyadan da büyük olduğunu keşfedebilmek ne güzel! Bastığınız her karış toprağının gizemli katmanlarında yatan derin ve tarihi hazinelerin düşünde olmak ne güzel! İstanbul’un yedi tepesinden boğazın sığ kıyılarına bakmaktansa, geniş ufuklarını görebilmek ne güzel!
Bütün bu görsel ve düşünsel kompozisyonu herkes gibi bende yaşamış ve etkilenmiştim… Tuvaldeki tarihi manzaradan gözüme ilişenlerin iletisi diyebileceğim, karaladığım notlarımdan, Beş yayın organında elliye yakınının yayınlandığını, ancak İlk yayınlanan ve ayrı bir yeri olan “ İPEK YOLU” adlı manzumemin beni sürükleyerek yazdıklarımı bir araya toplama fikrimi oluşturduğunu söylemeden geçemem.
İşte! İpek yolu ile kısa bir yolculuk!


İPEK YOLU

Çalımlı Doru kısrak, safkan bir at’a binip
Çin’den başlayıp gelen, İpek yoluna salsam
Keyhüsrev sultan’ımın, kervansarayı deyip
Obruk han’da kalarak, geceyi sabahlasam…

At’ımı “Obruk han’ın” tavlasına bağlayıp
Düşlerimi toplayıp, öyle girsem içeri
İçini dökse bana, geçmişine ağlayıp
On-üçüncü yüz-yılı, getirebilsem geri…

Bir mektup verip bana, gönderse gardaşına
Okurken alnındaki, dört satır kitabeyi
Alanya’ya inerek versem “Şarapsa han’a”
Saygı ile “ Sultan’a ” anlatsam Hikâyeyi…

Batıya uzanırken, kuzeyinden kapısı
Çok Uluslar eğilmiş, selam vermiş önünde…
Beyaz tenine sinmiş, asırların kokusu
Selçukludan bu yana, izler var bedeninde…

Cinci han’da; alınlık, revaktaki güzellik
Alır-götürür beni Safranbolu evine
Osmanlı mimarisi, ezel’lik ve özellik
Horasan harcı sermiş, çimentonun yerine…

Güncel ipekçiliğin merkezi durumunda
Gençliğimin göz zevki, Bursa’nın Koza han’ı
Taş figürler kabartma, özgün “Taç kapısında”
Doksan beş odasıyla, İpek işli her yanı…

İncir han, Saruhan’la, Susuz ve Çardak hanmış
Onurlu bir kültürle, Tarihi; ağırlamış
Posta hizmeti görmüş, ulaşımı sağlamış
“İPEKYOLU” dünyayı, bir-birine bağlamış…

Halil Cındık

Yayın: Mayıs 2000
Görele Lisesi Dergisi / 25.sayı.



SÜLEYMANİYE CAMİİ

Haliç manzaralı, kafes duvardan
Avluya yöneldim, berrak şadırvan
Anıtsal yapıyı, hoş, seyre daldım
Bayram namazına beklerken Sinan

Dört fil ayağına oturmuş kubbe
Göğe yükselişi, kırk sekiz metre
Karşı bakışımlı iki türbeden
Hürrem Sultan’a, bakar Süleyman

(*)Barok ve rokoko, süsler içini
Hünkâr mahfelinde, Girift bezeme
(*)Somaki mermerler, firuze çini
“Künde kari” teknik, ahşap döşeme

Şerefe tabanı, petekle işli
Kucaklaşmış gibi, Mukarnas-nişli
Kuşlar ibadette, alınlıklarda
Taştan; Kuş evleri, Yemli-yemişli

On şerefe konmuş, dört minareye
Yedi kat göklere, eller açılır
Kalplerden bir köprü, kurar Mekke’ye
Kevser ırmağında, billur saçılır…

Kötülük nedendir, sorar kendine
Ne kul incinseydi, ne de karınca
İnançlı vicdanlar; düşmüş derdine
Ömrün tükendiği, yola varınca…

Uhrevi duygular, kalbi avutur
Gönül aydınlığı, yüzlere vurur
Süleymaniye de, Bayram namazı
Alır beni-benden, göğe savurur…

Mahkeme-i-Kübra ufku sarınca
Ömürlük terazim, dirhemi arar
Mukarnas mihraba, divan-durunca
Pil paye sütunlar, hülyaya dalar…
Arınır günahtan, bir huzur sarar…

Barok : 17.Yüzyılın mimarlık sanatı
Rokoko : Gösterişli bezeme
Girift : İç-içe geçmiş ahşap bezeme
Somaki : Kızıl ve yeşil renkli mermer
Firuze : Küpe ve yüzük taşı gibi mavi süsler
Künde kari : Çivi kullanılmadan, birbirine
Geçmeli ahşap döşeme.
Mukarnas: Mihrabın tepesindeki veya tavandaki
İçe oyuk kısım
Nişli: Köşeleri süsleyen, taştan,
Çıkıntılı süslemeler



PERA-PALAS’TA AKŞAM


Bin sekiz yüz doksan iki, yapılmış Pera-Palas
Merdiven sorununa, bir çıkış yolu, halas
Bularak İtalyan’lar, ilk kabinle anıldı
Türkiye’de ilk defa, asansör kullanıldı…


Dünyanın liderleri, kopup geçmiş buradan
Yirmi Lions Kulübü, üye olmuş aradan
Doksan yedi yılında, yolum düştü Palas’a
Girişte mumlar yanmış, Ecnebi düşmüş yas’a


Zemin katın ilk sağı, bar’a açılıyordu
Sol yanda kafeterya, müzikler çalıyordu
Tanıtırken oteli çok güzel bir tercüman
Rotary kulüpleri, yaparmış düğün nişan


Video-kasetinde görüntüler anıttı
Faroe adaları, Havai’yi tanıttı
Yerleşik toplumların, kültürü deniyordu
Rezervasyon sunarak, brifing veriyordu…


Pera-Palas Taksim’de, bir asrı devirmişler
Otelin ilk katında, Ata’ya yer vermişler
Albenili tercüman gezdirirken oteli
Dedi: İşte burası; “ Ata’nın konuk evi “…


Tarihin yattığı yer, Atatürk’ün odası
Halifelik bitince, Cumhuriyet lambası
Pera- Palas’ ta yanmış, vermişler son kararı
Ata ile birlikte, fikir arkadaşları…


Yüz bir numara oda, baştan-başa müzesi
Kasımpatı çiçekli, İpek duvar halısı
On motifle gizemli, şifresi on kasımda
Bir Hintli kral vermiş, Ata’nın sağlığında


Vitrinde eşyaları, elbisesi yaşıyor
Zaman gösteren halı, yelkovana şaşıyor
Saat dokuz sıfır beş, halıda duran zaman
Hintli mihrace değil, sanki kâhin bir adam…


Bir İngiliz kadını, polis romanlı yazar
Pera-Palas eviymiş, yazarken azar-azar
İki milyar basılmış, dünyada kitapları
İstanbul’da ölürken, gizli kalmış sırları…


Agatha Christie, ünlü yazar bu devi
Ağırlamış ülkemde, yabancıların evi
Dünyaca ünlülerle, batılı yazarlara
PERA-PALAS çok yaşa, nice mutlu yıllara…

Halil Cındık

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz

Bu Yazarın Önceki Yazıları

Son Haberler

DUYURU

YENİ YIL01 Ocak 2014

ANKET

Dernek Çalışmalarımızı Nasıl Buluyorsunuz?





Tüm Anketler

TAKVİM

SAYAÇ

ÖNEMLİ LİNKLER

SAYAÇ

daylikoyu.org.tr © 2007 - 2012 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Köşe yazılarından yazarları, yorumlardan yorumu yazan şahıslar sorumludur. Daylikoyu.Org.Tr sorumlu tutulamaz.
Web: www.daylikoyu.org.tr | E-Mail: info@daylikoyu.org.tr
Altyapı: Mydesign | Tasarım: