Giresun, Görele, Daylı Köyü - Özlemin Bittiği Yerdesiniz... Anasayfa    |    İletişim
Daylı Köyü
Anasayfa | Haber Ara | Chat | Foto Galeri | Videolar | Anketler | Z.Defteri | Sitene Ekle |

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

DÖVİZ

  Döviz Alış Satış
  Dolar 9.1993 9.2159
  Euro 8.0330 8.0861

HAVA DURUMU

Beldemizdeki Halk Üniversitesi

Okunma  Yazar : Halil Cındık
Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 2204
Tarih  Tarih : 29 Haziran 2010, 19:10

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İstanbul: 24.11.2008

Hukuk kurallarını incelerken dini kurallar, ahlaki kurallar ile örf anane geleneklerin birbiriyle örtüşerek harmanlanıp yoğrulmasından meydana geldiğini görüyoruz. Bizim gibi yedi bin yıllık tarihi olan köklü bir devlet geleneğine sahip yerleşik toplumların kültürlerini (örf anane geleneklerini) gelecek kuşaklara taşımadaki becerilerini ve beşeri ilişkilerini çok ama çok önemsiyoruz…

Doğduğumuz topraklara niçin bu kadar bağlıyız, bizi oralara çeken olmazsa- olmazlarımız neler? Niçin bu kadar özleriz? Doğduğumuz Görele’nin Dünyadan ayrıcalığı nedir? Üzerimizdeki bağlayıcı tutkusunu hangi öğelere borçluyuz diye dönüp baktığımızda, Görele bizleri alır götürür çocukluk yıllarımıza teslim eder. Birlikte büyüdüğümüz, yaşayıp- yetiştiğimiz yıllar ile yüzleştirir hepimizi…

Görele 1461 yılında ( İstanbul’un alınışından sekiz yıl sonra ) Atalarımıza kalıcı vatan olurken, Oğuzlardan Pontus’a çıkan yolda Haç dağının dibinde köprübaşı belde konumundadır. Dolayısıyla dedelerimizden bize öğretilen bir dildir ve bu geleneksel dilin kuşaklardan- kuşaklara devir-teslimidir Görele… Atalarımızın yaşam şekillerini, kültürlerini ve geleneklerini sonraki kuşaklara nasıl taşıdıklarını, büyük bir özveriyle nasıl sunduklarını bize öğreten Sosyal bir Üniversitedir Görele…

Vatan, Bayrak ve Tarih kültürü, Dini kültür, Eğitim kültürü, Deniz ve Yayla kültürü, Bayram, Düğün ve Cenaze kültürü, Eğlence, Yemek ve İmece kültürü, Misafirperverlik Hayvan sevgisi, sağlık, spor gibi, kısaca kültürün her çeşidi büyük bir marifetle ve özenle bizden önceki kuşaklar tarafından bizlere sunulmuştur.

“ Peygamberimizden, Hz. Ömer’den, Ertuğrul Gazi’den, Edibali’den, Yunus’tan, Akşemsettin’den, Mevlana’dan, Nasrettin Hocadan, İbn-i-Sina’dan, Sultan Süleyman’dan, Namık Kemal’den ve Büyük önder Atatürk’ten” alıntılar yapılan çok önemli deyişler, sözler, prensipler ve insanı-insan yapan değerler kuşaksal bir seyirle, dilden-dile bizlere kadar taşınmış ve kültür hazinemizin birer parçası olmuştur.

Dünyanın neresine giderseniz gidin bir Göreleliye rastlarsınız. Bulundukları sosyal ortama kolay uyum sağlamışlardır. Hepsi de (yaptıkları görev ne olursa-olsun) görevlerinde çok başarılıdırlar ve o görevin hakkını verecek donanım, bilgi ve beceriye sahiptirler. Çünkü Görelelidirler…

Büyüklerimizin zaman-zaman, “Atalarımız demiş ki” diyerek anlatmaya başladıkları ders amaçlı Atasözleri, Fıkralar, Hikâyeler, Nükteler genç kuşakların ufkunu açarken aynı zamanda zengin ve geniş kapsamlı bir kültürün de yansımasıdır. Zenginliğidir. Ve hatta her Göreleliye büyükleri tarafından sunulan Halk Üniversitesidir” Aslında bizim yöresel zenginliğimiz olan Halk kültürümüz, Aktarılırken İnsanı sarar, büyüler, güldürür, düşündürür ve mistik duygularla yoğurarak mutlu eder, ufkunu genişletir. Yol gösterici, sıcak ve girift olarak işlenen bu sosyal donanım, kuşaktan kuşağa büyük bir özveriyle aktarılır. Belki de Görele’nin kültürel gizemliliği burada yatmaktadır.
Denizin mavisiyle Gök kubbenin mavisinin arasına Yüce Mevla tarafından Yeşil Görele’nin büyük bir özenle yerleştirildiğini, sunulduğunu görüyoruz... Bu; her Görelelinin değerini bildiği ve bilmek zorunda olduğu en büyük lütuftur.
İsterseniz birazda Elli’li yılların sonunda, Altmışlı yılların başındaki Görele’ye dönelim. Henüz yolları yapılmamış, Betonlaşma nedir bilmeyen doğasında, Evlerin etrafı genellikle halik taş, çamur, saman ve tahta çitlerden oluşan kerpiç duvarlarla örülüdür. Şehirdeki ve köylerdeki bazı evler ise 17.yy. Osmanlı Taş mimarisinin izlerini taşımaktadır. Kesme kara taşlar ilkel keski aletleriyle işlenmiş, Pencere kenar taşları ile Uzunca eşik taşlarındaki sanatsal güzellik ve Evlerdeki Kemer Ocaklıklar ile Taş Fırınların kemer şeklindeki kapılarının eşik taşları, kemerlerdeki cepler, Saçaklardaki Kuş evleri, kemerlerin tavanındaki kilit taşlarının görkemliliği bu gün dahi gözlerimizi kamaştırmaktadır. Yine, Ev ve yapılarla bütünleşmiş ahırlar, kedi delikleri ve kuş evlerinden hayvan sevgisinin büyüklüğünü, sevgi ve saygının yüceliğini anlıyoruz.

Yöremizden çıkan bürokratlarımızın çoğunun öğrenim gördüğü Görele’deki eğitim çınarları olan Cumhuriyet ve Yücel okullarının saygın duruşlarını izleyen Kara Denizin mavi sularının Görele’nin orta yerine kadar vurduğunu görüyoruz. Salı günleri oluşan yalıdaki halk pazarında, Görele’nin “ Cici Mamak” ve yöresel” Cevizli Koz Helvası” iştahla yenilirken, Konak düzündeki kavak ağacının dibindeki Hasır Camadanların içine özenle yerleştirilerek, Yalıya gelemeyenlerin evlerine hediye olarak götürülürdü. Köy dondurması yemek büyük bir sevkti. Hele-hele Kum kulağında balık yemenin keyfine doyum olmazdı. “Deniz Ana” o zamanlar çok cömertti. İstavrit balıkları oldukça iri, hatta küçük ve orta boy palamut balıkları büyüklüğündeydi. O yıllarda Daylı köyü Görele’nin en yakın ve en kalabalık köylerinden biriydi. Görele’ de, tutulan balıkların ve hamsilerin elde kalmaması ve bayatlamadan satılması için, Hamsi ve Balık satanlar Rahmetli Laz Salih ve arkadaşları tarafından “ Hamsi Geldi Yalıya // Haber Verin Daylı’ya “ tekerlemeleriyle naralar atılırdı. Hamsi balığı fazla miktarda yakalandığında bütün köylü birbirine haber verir, hamsi almaya giderken ellerindeki boş hamsi kaplarını ve bakraçlarını davul çalar gibi çalarak ses çıkarıp, çevreye hamsinin geldiği duyurularak, Çeşme başından aşağı bütün gençler koşarak hamsi almaya giderlerdi. Bol ve ucuz olan hamsi tuzlanır, kışlık yiyecek olarak saklanırken, hamsi almaya gidemeyenlere de ikram edilirdi… Yine aynı şekilde iri istavritler salatalık yetişme zamanı (Mayıs-Haziran) yenmek üzere, daha son bahardan küplerde tuzlanırdı. Hamsi çok ucuz ve fazla olduğundan gübre olarak fındık bahçelerine ve sebze meyve fidanlarının diplerine dökülürdü.
Harman ve Yeni harman sigaralarının meşhur olduğu yıllardı. Yemyeşil Görele’ de, kızlar Al beşiklerde, delikanlılar mavi beşiklerde belenir- büyütülürlerdi. Okul yaşına gelmeden dini eğitime ailede başlanır, Elem tere’den aşağıyı, namaz dualarını öğrenerek ilk dini eğitimlerine ailede başlarlardı. Tarihi eğitime gelince; Giresun’un kurtuluş savaşındaki cengâverliği,(Afyon ve Dumlupınar destanları) Şehitleri, Gazileri bütün Görele köylerine serpişmişti. Hemen-hemen herkes Büyük önder Atatürk başta olmak üzere, Osman Ağa ve arkadaşları ile Fevzi Çakmak paşa, Ali Şükrü paşa, Ali ihsan paşa, Kara Kazım paşa anılarını daha okula başlamadan duymuşlardı. Görele’nin tarih merakı çok eskilere, birinci dünya savaşı ve kurtuluş savaşı yıllarına dayanıyordu. Uzunca kış gecelerinde (Televizyon olmadığı için) komşular sürekli birbirlerine laf etmeye (Ev söyleşilerine) giderlerdi. Bu toplantılarda çaylar içilir, meyveler yenilir. İmece günleri belirlenir. Paylaşmanın mutluluğuna erişilir. Gençlerin evlilik izdivaçlarına öncülük edilir. Herkes birbirine kısa, uzun vadeli planlarını anlatırken çok görüşlülük takdirle karşılanıp, Öngörü sahibi olunur, tecrübeler artar, sevgi, saygı ve kardeşlik bağları çok güçlenirdi.

Arife akşamları kavrulan mısır unu helvalarının kokusunun sindiği evlerde bayramlıklar koyunlarda yatılır. Kan uykudan sevinçle uyanılan bayram sabahlarının Bal tadındaki neşeli kahvaltıları erkekler camiden döndükten sonra aile bütünlüğü sağlanarak, yer sofralarında yapılırdı. Dede, Babaanne, Amca, Hala gibi, hep birlikte yaşanılan büyük ailede, Çok Yaşlıların önce elleri alındıktan sonra, yüzleri öpülebilir. Eli öpülmeden yüz öpülemezdi. En önce mezar ziyaretleri gerçekleştirilir. Daha sonra komşu ve akrabalardan başlanarak herkesle bayramlaşmaya çalışılırdı. Mısır unundan yapılan top helvası bayram ikramlarının en başında gelirdi. Burmalı tatlısı, su böreği, şeker ve pasta ikramları da bayramların vazgeçilmezleri arasındaydı. Bayram yemekleri et ağırlıklı olmakla birlikte, en başta geleni Lahana sarmasıydı. Bakır tencerenin dibine kemikli sığır eti yerleştirildikten sonra, mısır yarması ve etle harmanlanmış karışım terbiye edildikten sonra lahanayla sarılıp, tencere tamamlandıktan sonra odun ateşinde pişirilirdi. Lahana Sarması; Bayram, cenaze, düğün ve yedilik yemeklerinin içinde birinci sırayı teşkil ederdi. Bizden büyük ağabeylerimizin ormanlardan taşıyıp getirdikleri ağaçlardan yaptıkları çıkrıklar arife gününden hazırlanıp, Gülle kıran ve aşağı kıranın ortasına kurulurdu. Genç kızı, delikanlısı, çoluk- çocuk, büyük, küçük, yediden-yetmişe tüm köylü sallanırken herkes neşeli ve mutluydu. Konakların oluştuğu, iki gün süren yemekli düğünlerde, Akçaabat horon ekibinin sık-sara horun ve bıçak oyunu resitalleri sunulurdu. O döneme ait, dizden altları yandan düğmeli olan zıpka pantolonlar ile oynanan horonlar ve silah sesleri arasında topladığımız boş-kovanlar, Kıran’ın ortasında ki Takı merasimleri ile sağdıçlar eşliğinde oluşan damat tıraşları görselliği artırırdı. Şimdilerde “Büyüklerimizin; nerde eski bayramlar, nerde eski düğünler” dediği hayıflanışlar belki de buralarda saklıydı…

Her nerede olursa olsun saygı gereği, büyükler geldiklerinde küçükler yayıldıkları sedirlerden veya tahta sandalyelerden doğrulup-toplanırlar. Hatta oturulacak yer yoksa hemen ayağa fırlayıp, büyüklere yer gösterirlerdi. Yolda yürünürken küçüklerin selam vermeden veya işlerini mazeret göstererek müsaade almadan büyükleri geçip gittiği vaki değildi.
Evlerde ateş yakılan Kemer Ocaklıklar vardı. Ocaklıkların altında veya kenarında Bileki taşları mevcuttu. Taşın içinde önce odun ateşi yakılır, Ateş köz ve kor haline geldiğinde, kor dışarı çıkarılır, temizlenen ve yağlanan taşın üzerine buğday unu hamuru yamandıktan sonra üzeri ters çevrilmiş Teneke saç’la kapatılırdı. Ateşten dışarı alınan korlar (Közler) tekrar saçın üzerine serilerek kararmasın diye de külle kaplanırdı. Belli bir zaman sonra da Bileki ekmeği mis gibi kokusuyla hazır olurdu. . Yapılan bu bileki ekmekleri evin tam orta yerinden, Doran bacadan aşağı sarkıtılan kalın zincirin ucuna asılı olan, yerden iki metre yüksek deki ağaç teknede saklanıp, üzerine örtü örtülerek saklanırdı.. Daha sonra demirden yapılmış kuzineler çıkınca bileki taşları tarihi görevini tamamlayarak evlerden sökülüp atıldı…

Eski Medresemizin taşlarından yapılmış, beş sınıflı Daylı İlkokulumuza her sabah elimizde birer yarmaca odunla giderdik. Biz daha içeri girmeden Rahmetli Emine teyze sobayı yakmış olurdu. Refika öğretmen ve rahmetli Ömer öğretmeni henüz Zil çalmadan Hazır ol’ vaziyetinde selamlardık. Amerikan yardımı olan süt tozu ile birer çeyrek ekmekleri almak için, Görele’ye gidip-gelme süremiz bir ders ve bir teneffüs zamanına eşitti. Öğretmenlerimiz çok disiplinliydi. Her gün temizlik taramasının yanında sıkı olan derslerimizi bize hissettirmemek için resim, müzik ve spor ağırlıklı dersleri araya serpiştirirlerdi. Çuval içinde koşu, bayrak kapma yarışı, Ağızda ağaç kaşık içinde yumurta yarışması, Esir almaca, Yakan top, Emen ve Saklambaç başlıca oyunlarımızdı. Bahar gelince bütün okul öğrencileri bir gün önceden Kaygana çöreği, Haşlanmış yumurta, su böreği, yeşil soğan, yoğurt, meyve ve çaydanlık, çay, şekerden oluşan piknik çantalarını hazırlattırırlardı. Rahmetli Ömer ve Remzi öğretmenler eşliğinde Daylı’da okuyan Ataköy ve Tepe köy çocukları dâhil doksan-yüz öğrenci birden Aşuklu’ya, Kayabaşına, Manastır çayına, Çatal taş’a, Mera’ya gezilere gidilirdi. Yenilir-içilir, bütün oyunlar oynanır. Koro halinde şarkılar-türküler söylenir. Piknik alanından eve dönmeden önce yapılan mıntıka temizliği ile çöpler toplandıktan sonra öğrenci sayımının ardından mesire yeri tertemiz bırakılarak terk edilirdi. Sonraki yıllarda oluşacak yayla kültürümüzün temel bilgilerini daha o günlerde öğreniyorduk.

Daylı köyü, gençlerinin birbirine bağlılığıyla ünlüydü. Bütün gençler, Fındık soyma ve toplama, Paldır vurma İmecelerine, Yüzmeye, Balık tutmaya, Maçlara, Av yapmaya, Kar kuyusu doldurmaya, Camiye, Cenazeye, Düğüne, Sinemaya, Okula, Kuran Kursuna, Sığır otlatmaya, Akşam oturmalarına toplu halde giderlerdi. Aşağı kırandaki Alt mahalle- Üst mahalle futbol maçları ile F.B- G.S maçlarına doyum olmazdı.
Daha sonraki yıllarda Ağabeylerimizin rehberliğinde ve önderliğinde Yayla kültürümüz oluşmaya başladı. Bizim kuşağımız olarak onlara teşekkürlerimizi ve saygılarımızı sunarken, Artık Dokuz göz Merasından’dan gördüğümüz Sis dağı, biz gençlere uzak değil adeta göz kırpıyordu. Sis dağı yaylasının gür ve soğuk suları, Tuvaldeki resim gibi manzarası, Örümcek deki Ladin ağaçları, Ağalar tamı, Hanife suyu ve Bulgurlu su, Imıkyurt un Efil deyen rüzgârı, Kaya sisteki çiçek harmanı ile Kümbet yaylasının çam ormanları, otelleri, sosyal tesisleri, , Kavraz ormanındaki dereler, Eğri bel yaylasındaki çok yaşlı, asırlık ağaçların böğürlerinde taşıdıkları, yüksekliklerini, kalınlıklarını ve yaşlılıklarını gösteren gururlu tabelalar, Kadırga Yaylasının dümdüz obaları, bütün yaylalara açılan yolları ve kır panayırı, Gâvur dağındaki kara göl ve 3200 rakımlı tepesinin Alucra ve Sivas bakışımlı manzarası, Çin, Trabzon, Gümüşhane, Erzurum İpek yolu üzerindeki Zigana yaylasındaki kervan yolu ile Harşit çayından Torul vadisi boyunca uzanan bütün yaylalardaki Osmanlı –Rus savaşı mevzileri, şehitlikler ile savaş hatıralarına tanık olursunuz. Sis dağı dâhil Aladağ’ın eteklerindeki bütün yaylalar ile Kazık beli, Tam dere, Güvende, Gâvur dağı, Şah melik, İbrahim alanı, Erikli, Devetabanı yaylaları tarihi kalıntılarla doludur. Yine Taş boğazı ve Alaca Yaylaları seksenli yıllara kadar Daylı köyünün tapulu yaylası olmakla birlikte, seksenli yıllardan sonra Gümüşhane topraklarında kaldığına şahit olursunuz. İşte; bütün bu yaylalarda ve beldelerde Atalarımızın ve dedelerimizin izlerini ve bizim kuşaklara bıraktıkları kültürel mirası görürüz.

Bizden önceki kuşaklar görevlerini fazlasıyla yapmışlar ve atalarımızı yaşantılarıyla, kültürleriyle bizlere taşımışlardır. Hepsine Şükran ve saygılarımı arz ederken, Bizim kuşağımız ile sonraki kuşaklara düşen görevin, aldığımız bu yöresel kültür bayrağını bizden sonraki kuşaklara örselemeden taşımak ve aynen aktarmak olduğunu düşünüyorum…

Bu bağlamda; Yeni Size Edebiyat Dergisi Temmuz 2005 sayısında yayınlanan “Yaylada Mastır” başlıklı bir şiirimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Saygılarımla.
Halil CINDIK


YAYLADA MASTIR
Yaylalar hudutsuz… Özgürlük buldum
Bedenim hafif, kıpır-kıpır gönlüm uçacak sanki…
Gölgelerin taştığı, taşlı-tozlu yollarda
Yamaçlarla bozkırlar, Tepe ve obalarda
Topuk otları kucaklarken çıplak ayaklarımı
(*)Evelekler paylaştı, çilingirden soframı
Toprakla söyleştim, oynadım ateşle
Sürü-sürdüm rüzgârla… Duman- yağmur, güneşle
Koyunlar tuz yalarken, çam kokan teknelerde
Kırların sevincini paylaştı kelebekler
Yaz boyunca kırlara müjdeler getirdiler…
Mengen’in Aşçıları kadar ünlü arılar
En dolgun hasadı; yaylalardan, çiçeklerden alırlar…
Dağ keçileri, ayı izleri, hele-hele ceylanlar sürü mü?-sürü…
Sanki yüce dağların, bağrındaki mühür’ü…
Dilek tutup taşıyan, ışıklı böcekleri
Yaşlı, sert rüzgârların yazılar yazdığı
Yontuk nişli taşları… El yazmaları…
Katmer- katmer kaya’ların
Tarihi alfabede hisli okunuşları…
Bayrak taşlarına inen şahinler
Yalçınlardan havalanan doğanlar
Dağları uyaran bir martin sesi
Hepsi; ama hepsi, özgürlüğün simgesi…
Gök kubbe altında biz
Kocaman… Bir aileyiz…

Heybetli tepelerden sessiz aşan gün
Güneş kovalarken dağın eteklerini…
Birden üstümüzde hissettim
Papatyaların kirpiklerini…
Selam verdim eğildim, kır çiçeklerine, otlara
Elimi uzatırken, kuşburnu fidanlarına
En güzel kokuları koklattılar burnuma…
Ne de saygılı otlar, hepsi; birbirleriyle dostlar
Nasılda iyi geçinmişler, yıllar asırlar…
Sezinledim esen yeli; Dosttu! Uysaldı deli rüzgâr
Yüzümü meltemlerle durularken
Kötülük düşünmezdi güzelliklere…
Bir türkü dinledim, uyuyan deniz gibi
Yüce dağlardan
Kulaklarını sildirdi kardelenlere,
Karların arasından…

Üstümüzde kocaman,
Nazar gözlü Gök Kubbe, sanki mavi bir deniz
Altında,
Her zaman her yerde mutluluk isteriz diyen;
Coşkusu sel olmuş, haykıran bir tabiat
Ne de mutlu kır sakinleri…
Öbek-öbek papatyalar, küpe çiçekleri
Türlü beyaz, türlü sarı
Misafir olmuş üstünde arı
Açar domurlar, kokar gülleri
Saçlarımızda sanki dostun elleri
Konuştular gizli, konuştular içten
Beden dilleri…

Yer yok yaylalarımda
Bungunluğa, küsküne
Kekik kokar çayımda
Onca; güzellikler üstüne…

Çiçekleri kokladım, obalara ev yaptım
Işık böcekleri evimi aydınlattılar
Ömrü uzatan yerde… Bolca şans dağıttılar
Geceye ışık tutup, karanlığı yırttılar
Postacılık yaparken, kuşlarla kelebekler
Orman gülleri gülümseyip, içten fısıldadılar
Sineme göz kırptılar
Açıldı dudaklar, açıldı domurlar
Etrafımı sardı güller- goncalar
Hepsi de beni; eski tanırlar
Gözlemlerim; dokusunu bilirim.
Bu bitkilerin, gür çimenlerin
Onların da anlatacak bir hayatları var…
Heybetli tepelerin
Omzuna, yaslanırken sıralı dağlar
Kâh, kahkahayla güler,
Kâh içten ağlarlar…

Ömrün uç noktası… Hududu belli…
Üç aşağı… Beş yukarı…
Aynı mesafe, aynı seviye
Ne fark eder, yüksek-alçak, yakın-ırak…
Boş ver be! Arkadaş…
Kendini yeşil, özgür vadiye
Boylu-boyunca salıver-bırak…
Boz bıldırcın, ağaç kakan obalarda tepelerde
Sular akar serin-serin, yayvan yeşil vadilerde…
Anıların dağ gibi yığıldığı yöreler
Yeşilden oluşmuş bütün güzellikler
Yaşları böğürlerine, tabelayla çakılmış
Asırlık ağaçların,
Tevellüdü yazılmış, çıkarılmış şeması,
Okunur esâmesi…
Kararmış kalpleri bile, çekerken dünyası
Aralarında hep, ama hep; gönül teması…

Dünya kadar yaşlı, İnsan kadar kültürlüler
On-binlerce lisan bilir, bu dağların töresi
Her gelenle ayrı dille konuşur…
Yarışır domurlar, açarken güller, kır çiçekleri
Herkese içten, başka yaklaşır…
Çok şey söyler anlayana…
Beden dilleri…

Temiz hava… Ses perdesi
Yaylalarımda… Özgür mü? Özgür!
Sular hudutsuz… Fışkırır… Adeta cazgır…
Yeşillik harmanından, onca güzelliklere
Avazın çıktığınca, geçmişe haykır…
İletişim çok sıcak ve de karışık
Kötülüğün yok ki! Yansımaları…
Bitkiler gibi olup barışık
Bırak iç dünyada ki! Fırtınaları…
Kurdukça doğayla sağlam bir dostluk
Yıkarsın dağ gibi büyük zorları…

Yazabilseydik yayla kültürünü,
Dağlara aslımızı-astarımızı,
Yeşil çimenler de, tozlu yollarda
YAPABİLSEYDİK MASTIR’IMIZI…

Halil CINDIK

Yayın: Yeni Size, Edebiyat
Dergisi Temmuz 2005 Sayısı

(*)Evelek: Genellikle orman ve yaylalarda
Topraktan biten ve yenilen bir çeşit Tirmit,
Mantar çeşidi.

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz

Bu Yazarın Önceki Yazıları

Son Haberler

DUYURU

YENİ YIL01 Ocak 2014

ANKET

Dernek Çalışmalarımızı Nasıl Buluyorsunuz?





Tüm Anketler

TAKVİM

SAYAÇ

ÖNEMLİ LİNKLER

SAYAÇ

daylikoyu.org.tr © 2007 - 2012 Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.
Köşe yazılarından yazarları, yorumlardan yorumu yazan şahıslar sorumludur. Daylikoyu.Org.Tr sorumlu tutulamaz.
Web: www.daylikoyu.org.tr | E-Mail: info@daylikoyu.org.tr
Altyapı: Mydesign | Tasarım: